
Kanalları ve parklarıyla yüzyıllardır sanatçıların gözde kentlerinden olan Berlin ve Amsterdam’da geçirdiği günleri Demir Özlü Kanal Kentlerinde’de ustalıkla betimliyor. Bir yandan bu kentlere ilişkin metinler üretirken bir yandan geçmişin izlerini sürüyor. Yabancılık, yalnızlık, hüzün, sevinç yaşamın tüm sıradanlığı ve tuhaflığı içinde yazarın lirik anlatımında can buluyor. “Bu deftere, birkaç gün önce notlar alırken, yazıp durmayı sürdürmekte, ölüm döşeğinde bile kalemi elinden bırakmayan yazarlara, çizerlere özendiğimi yazmıştım. Naif bir düşünce değil mi bu? (…) Hayır başka bir şey daha var: İçinden şiddetle yükselen düşünceleri de ortaya dökme isteği. Örneğin Lautréamont’u unutmamak gerekli. İnsanın ne kan içici bir varlık olduğunu tekrar tekrar yazarken, kendi kahramanını da, o eğretilemeler anaforunda, en abartılı bir biçimde gösteriyordu. O kahraman sanki kendisiydi de. (…) Yeryüzü yığınla kan içici, vurdumduymaz ve budalayla doluysa eğer, yüzüne vurmalı bunu insanların. Yazarak perişan etmeli onları. İsterse onlar hiçbir şey anlamayıp yollarına devam etsinler.”