
Oğlak Yayınları olarak daha önce yayımladığımız Evlâ adlı yapıtındaki kısa ve yoğun hikâyelerinde Doğan Yarıcı "küçük hikâye"nin ne kadar ustası olduğunu bize kanıtlamıştı. Doğan Yarıcı, Yaşar Nabi Nayır Hikâye Ödülü kazanan yeni kitabıyla bu ustalığına biraz daha ustalık katıyor. "Bu mezarlıkta anlatılan çok hikâye var. Mesela, Çatal Kemik. Adamın biri bilinmeyen kişilerce öldürülüyor, buraya gömülüyor. Sadık köpek, mezarına geliyor sahibinin. Başucunda bekliyor. Kazıyor mezarı, ayak ucunu buluyor. Köpeği kaldıramıyorlar oradan, saldırıyor. Çürüyen dizlerle yatıyor, aylarca yas tutuyor. Bir gün, kendi halinde mezarlığın önünden geçip giden bir adamcağıza o bir deri bir kemik haliyle saldırıyor. Oracıkta gırtlağını ısırıp öldürüyor. Geri dönüyor kazdığı çukura, çok geçmeden ölüyor. Kimse dokunamıyor köpeğe. Araştırıyorlar, gırtlağı kopan adam, meğer bizim köpeğin yas tuttuğu adamın katili değil miymiş? Bu girişte anlattığım. Daha güzelleri var. Bir sürü var. Dinleyecek kimse yok. Kaçıyorlar. Lanetli mezar falan filan. Artık fatiha bile okumuyorlar görüyorum. Geçerken, kimseye hissettirmeden açmıyorlar ellerini, pardesülerinin cepleri içinden avuçlarını yüzlerine doğru çevirmiyorlar. Zaten gittikçe azalıyor sayıları. Bir sütçü var, yazları zeytinyağı satan yoğurtçu. Bir de şu çocuklar… Bilmiyorlar burada olduğumu. Birlikte geçmediler hiç. Tek tek, sırasız. Sabah ve geç vakit, yan gözle baktılar. Biri kapıdaki çeşmeden su içti hatta. Düşünmedi niye pırıl pırıl bu kurna? Boyalı bu kapı, bekçi yok? Yeni taş yok, eski hepsi, bakımlı. Şapkaları yeşil, omuzları yosundan arınmış, yazıları fırçayla kazınmış, elifleri tek tek boyanmış. Eğri duranlar eğri, düz duranlar düz, üstü kapalı olanlar kapalı. Bu üçüncü gelişleri. Kafa yok bunlarda. Her mezar muntazam da niye biri tam kapatılmamış? Biri düştü içine, ilk geceydi. Korktu, bağırdı salak. Diğerleri çekmeye çalıştılar yukarı, sanki mezardaki çukur derinmiş gibi. Kalksa anlayacak, kalktı sonra ama yine de çıkamadı, ayağı bir şeylere takıldı, sanıyorlar mezar onu yuttu yutacak. Zor da olsa çektiler bacağını, çıktı nihayet, ayakabısı aşağıda kaldı. Kaçtılar. Mehtapta geldiler ikincide. Mezarı buldular, ayakkabıyı çıkardılar. Bir kemiğe sıkışmış, ucundan. Kemik tuhaf, aya tutup baktılar. Aslı, adam gibi bacak kemiği; ortasında çatal olan ince kemik ne? anlamadılar. Köpeğin kemiği, köpeğin. Kaynamış adamın bacağına. Korkmadılar, başladılar oyuna. Kemik oyunu oldu adı. Biri fırlatıyor kemiği uzağa, düşer düşmez peşinden fırlıyorlar. Kim bulursa seçiyor ebeyi, atıyor kemği. Lakaplarını böyle öğrendim. (...)"